16 Ekim 2015 Cuma

Sırları Görebilenler İçindir Hayat



Yok bu yazının girişi.
Kedi almıştım. Fatih Cami'dekilerden birini. Beyaz, karnının iki yanında siyah benekleri vardı, kafası ve kulakları melek kanadı şeklinde siyahtı, kuyruğu da siyahtı. Camide diğer kedilere bakarken arkamı bir döndüm bana doğru yürüyordu ve gözlerimin içine bakıyordu. Aşık olmuştum. Çok ateşi vardı, hiç ses çıkarmıyordu, gözleri hastaydı. Ev kedisi olduğu her halinden belliydi, "haza beyefendi" denen türdendi. Ne kuma alışmakta sorun çıkardı ne de eve. Kucak delisiydi. Sütü yere koyunca içmezdi illa elimde tutmalıydım ancak öyle içiyordu. Su içip mama yerken de yanında oturmazsam yiyip içmiyordu. Karnı şiş olduğu için çok yürüyemiyordu her yere kucağımda taşıyordum.
Ponçik diyordum ona ben, kuzucuğum diyordum. Yaklaşık 4 aylıktı ama 2 aylık kedi kadardı. Susuz kalmıştı, veteriner bol bol su içir dedi ama sütten kesip suya alıştırmam bir haftamı aldı. Sürekli antibiyotik, iğne, bir karma aşı ve son olarak da serum veren, karnının şişliğine parazit diyen, veterinerim diye gezinen o herif "bu iğne ona çok iyi gelecek doping gibi ama doping değil" deyip o iğneyi benim kuzuma vurduğu gece sabaha kadar uyumadım. Çünkü benim yavrum zar zor yedirdiğim iki lokma ciğeri (başka hiçbir şey yemiyordu) de saat sabah 4 gibi kustu ve öylece yere yığıldı. Yüreğim öyle acıdı ki bunun bir tarifi yok, bir yakınımın vefatinde böyle içim yana yana ağlamıştım bir de bunda. Ölüyor sandım çünkü hiç hareket etmiyordu, yalnızca gözlerini kırpıyordu yavaş yavaş. Ben 7 yaşımdan beri hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım. Kucağıma aldım kuzumu, ağzını ve patilerini sildim hafif hafif. Bana baktı... Bu bakışın kelimelerle bir tarifi yok. Ona yatağımın karşısındaki koltuğa koydum, kıvrılıp yattı. Yatağıma yattım ben de, ama hiç uyumadım, sık sık kalkıp vücut ısısını ve nefes alışını kontrol ettim. Sessiz sessiz ağlıyordum ki uyanmasın. Ses olmasın diye sigara bile içmedim.
Sabah oldu, arkadaşımı çağırdım, abisi akşam bizi alıp kendi veterinerlerine götürdü ve söylediği tek şey "hasta bir hayvana hele de kediye asla iğne yapılmaz ve antibiyotik verilmez" oldu. Muayene etti, karnını ağzını falan, karnındaki şişlik suymuş yani sirozmuş. Barsakları kötü durumdaymış. Kontrol altında kalması için ve test için orada kalması gerekiyordu ve onu orada bıraktım, 9 ekimdi. Çok dua ettim yavrum kurtulsun ve iyileşsin diye. Ertesi gün öğlen ve akşam ziyarete gittik. Doktor idrarını görünce sarılık olduğunu anlamış. (Tabi bilseydim çok daha önceden müdahale edebilirdim dedim kendime.) Sonra doktor devam etti anlatmaya, susuz kalması böbreklerini iflas ettirmiş, sarılık olmuş, iç organları iflas etmiş, karaciğeri yağlanmış, fipmiş. Yani ben onu almadan önce hasta olmuş zaten, özellikle susuzluktan. Ki caminin orda her yer su ve mama dolu. Susuz kalma sebebi, sütten ayrılmış bir yavru olmasından ve suya alışmamış olmasından kaynaklanıyor. Ciğerlerindeki yağlanmanın asıl sebebi ise stres. Yani evden atılmasının stresi. Onu oraya terk edenleri Allah'a havale ediyorum. Neyse, doktor yavaş yavaş önce hafif serumlarla kendisini toparlamasını sağlayacağız, ardından hafif antibiyotikle ve özel bir ilaçla karnındaki suyu doğal yoldan kendisinin atmasını sağlayacağız dedi. Neden karnındaki suyu doğrudan almadıklarını sordum ve doktor eğer bunu yaparlarsa kuzumun şoka girebileceğini bunun da ölüm demek olduğunu söyledi. Serumu ertesi gün sabah takacaklarını söyledi çünkü ancak bulabilmişler, çok özel bir serummuş. Kuzumu kucağıma aldım, yatırdım sırt üstü, karnını sevdim uyuttum biraz, çok seviyordu karnını sevmemi, sonra kafasını omzuma koyup öyle biraz etrafı seyretti, ardından da kutusuna koydum ve ertesi günü beklemek için eve döndüm.
Ertesi sabah 11 Ekim Pazar günü öğlen gittiğimizde aşkıma serumunu takmışlardı ve olabildiğince yavaş veriyorlardı ki bir terslik çıkmasın, akşama dek serum bitsin, vücut şoka girmeden ilk serum desteğini alıp vücudu az da olsa direnç kazanmaya başlasın diye. Hali yoktu, zaten bembeyazdı kulakları, patileri, diş etleri. Kucağıma gelmek istedi benim bebeğim serum bağlı diye alamadım canını yakarım korkusundan. Kulaklarından öpmek için eğildim ve kafasını kaldırıp o da beni öpmek istediğini belirtti. Öpüştük, koklaştık. Bana bıyıklarını sevdirdi. Kafasını elime koyup uyudu, kafası avucumda uyumayı çok seviyordu benim kuzucuğum. Sonra biraz daha sevdim ve eve geldim annemle. Annem benim kuzucuğumun iyileşeceğine çok inanıyordu, içim kuzucuğumun gözlerine inansa da hep "hayır" diyordum "yaşayacaksın aşkım".
Eve girdikten bir  buçuk iki saat kadar sonra telefon çaldı ve numaradan doktor dolduğunu anlayıp telefonu elime alırken zaten "hayır" demeye başladım. Doktor "gelir misiniz biraz ağırlaştı durum" dedi ve anladım zaten kuzucuğumun melek olduğunu, evden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Ağlaya ağlaya gittim, annem ve anneannem yoktur kızım bir şey deyip dursa da onlar da biliyordu ki hiçbir doktor (ister hayvan ister insan doktoru olsun) yapacak bir şeyi kalmadan aramazdı aileyi. İçeri girdim ve benim kuzucuğum öylece yatıyordu o soğuk masada. Bir saate yakın başında ağlaya ağlaya öptüm, kokladım aşkımı. Orda kalmak istedim ama arkadaşımın abisi biraz teskin etti beni eve dönmem için çünkü benim aşkımı gömmeleri gerekliymiş. Benim bir tanemi, kucağımdan indirmediğim aşkımı, ben kabı tutmazsam süt bile içmeyen kuzucuğumu, yaşaması için elimden gelen her şeyi yaptığım, annenin bebeğine baktığı gibi baktığım ve tüm sevgimi verdiğim aşkımı gömdüler.
Eve gelince annem ve anneannem mama kabını görünce ağlamamın artması yüzünden her şeyini toparlamışlar bir kaç dakika içinde.başka bir kedi alırsak diye kaldırmışlar ama hiç yatmadığı yuvası ve havlusu odamda duruyordu. Annemlerin içerde ne yaptığını anladım ve havlu ile yuvayı aldım, kum torbalarını banyoda kendi çekmeceme koymuştum onları çıkarıp annemlere verdim, verdiklerimi de torbanın içine koydular, kaldırdılar görmeyeceğim bir yere. Sonra dedim madem benim yavruma nasip olmadı bir daha görmek istemiyorum onları atın. Hepsini attılar o gün. İlaçları, yuvası, maması, yaş mamaları, pişirip buzluğa kaldırdığımız minik minik ciğerler (Ciğerleri çözüp başka kedilere verdiler.) koltuğundaki bebeği her şeyini attılar.
Yazarken bile ağlıyorum. Altı üstü yalnızca 20 gün benimle kaldı, 21 Eylül'de aldım ve 11 Ekim'de kaybettim kuzucuğumu. Bu 20 günlük süreç bana hayatımın dersini verdi. Kıymet bildiğimi zannederdim. Artık annemle ve anneannemle daha çok konuşuyorum, onlara daha fazla sabır gösteriyorum. Annemin yüzüne daha çok bakıyorum. Annemin dizine yatıyorum, annemi artık suçlamıyorum bazı şeyler için. Çünkü Allah'ın karşıma kuzucuğumu çıkarıp sonra onu benden alarak bana bir mesaj verdiğine inanıyorum: "Elinden gelenin en iyisini de yapsan yaşaman gerekeni yaşayacaksın. Vazgeçmemeyi öğrendiğin gibi kabullenmeyi de öğren. Her şeyin bir sebebi vardır, sen bilmeyebilirsin bu sebepleri ama vardırlar. O kedi senin için neyse sen annen için onun binlerce katısın. Annenin kıymetini bil. O çok istediğin ama babası olması için kimseye güvenemediğin bebek var ya, işte o bebeğin sorumluluğu bu minicik kedinin sorumluluğundan binlerce kat daha fazla ve acısı da öyle. Hiçbir şey için acele etme. Hiçbir şey için geç kalma. Hayatın yalnızca iki ucu yok, ortası da var. Hayatın o orta kısmında yaşamayı da öğren."
Ve son bir kaç şey söylemek istiyorum: beyaz kedilerin dışarıda yaşama ihtimalleri çok düşük oluyor. Aşırı hassas oluyor bünyeleri. Onları sakın dışarı bırakmayın ama ne olursa olsun, hangi kedi ya da köpek olursa olsun, annesinden koparmayın, anne sütünden mahrum kaldıklarında vücut dirençlerini arttıracak tüm maddelerden de mahrum kalıyorlar. Yavruyken bakımlarını iyice yapın, büyütün ve illa da bırakacaksanız bu şekilde bırakın. Yavru ve terk edilmiş bir kedi gördüğünüzde alın büyütün ve bırakın. Asla ve asla kışın bırakmayın, yazın bırakın, yaşama alışsınlar ki kışın hayatta kalabilme oranları artsın. Hepsinden önemlisi de biraz insan olun ve bakmayacağınız hiçbir hayvanı almayın. Benim kuzum anne sütünden koparıldığı için, evden atılmanın stresi ile gelişen hastalıklar ve diğer sokak kedilerinden bulaşan hastalıklar yüzünden melek oldu. Dünyadaki hiçbir küfür veya hakaret onu oraya atanları tanımlayacak kadar aşağılık değil. "Allahlarından bulsunlar"dan başka hiçbir şey diyemiyorum.
Onu çok özlüyorum ve hep özleyeceğim...
G.A.

25 Eylül 2015 Cuma

Kedişimmm

Mirıbılııııır.
İyisinizdir umarım.
Ben daha iyiyim. Siz de iyi olun. Gerçi 28 Eylül'de dördüncü yani son kırmızı ay (diğer adını söyleme bence gereksiz) tutulması var. Umarım ülke olarak en az hasarla atlatırız. Eylül aynın başından beri karma işlemeye başladı. Satürn Akrep'i  çoook uzun bir süre için terk etti. (Asıl yöneticim Satürn ve yükselenimden çıkması beni cidden rahatlattı.) Herkes birer birer özellikle son 2-3 yıldır yaptığı kötülük ve iyiliklerin karşılığını almaya başladı veya başlayacak. Seviyorum astroloji bilimini. Sevmeyenlere veya inanmayanlara da inanmıyorum açıkçası! Kendi dini inancımda bile gök cisimlerinin hareketlerinin insanları etkilediği geçer. Hatta en basit örneği “Andolsun biz, gökte birtakım burçlar yarattık ve bakanlar için onu süsledik.” (HİCR,16) Tabi burada burç  kimi alimlere göre göğün katmanları kimi alimlere göre de gezegenlerin konumlandığı çemberler. Ben Ahmet Hoca'yı severim lakin sevmiyorsanız bile bir dinleyiniz: https://www.youtube.com/watch?v=XV5bEl6xkcs
Neyse şimdi ben ne yazacaktım bak ne yazdım. :D
Efendim asıl konumuz kedi. Benim artık bir kedişim var. Henüz bir adı yok ama ben ona genelde “aşkım” diyorum. Annem Avrupa Yakası'nın eski bölümlerini seyrederken oradaki “Kubilay” karakterini görünce bir anda “Ayyy Kubi” mi olsa acaba adı" dedim ama henüz emin değilim.
Kedişim çok hasta. Çok yakın bir arkadaşımla Fatih Cami'den aldım, oradaki gönüllü ablalar onun bir kaç gün önce oraya terk edildiğini, ev kedisi olduğunu ve bakımsız kaldığını söylediler. Yaklaşık 4 aylık, erkek.  Öyle zayıftı ki anlatamam, gözleri enfeksiyon kapmış sürekli akıyor, bir gözü zaten diğerine nazaran çok daha beter ve ateşi var. Ablalardan biri orada yeterince bakılamadığını ve böyle giderse kör olabileceğini söyledi. Bu arada ilk görüşte aşk gerçekten varmış, kedişimi ilk gördüğüm an aşık oldum ona. :)
Şimdi tedavimiz devam ediyor, bir gözünde baya iyileşme oldu maşaallah ama diğer gözünü toparlayamıyorum. Diğer veterinerler gibi bizim veterinerimiz de tatilde olduğu için bayramın bitmesini bekliyoruz. Böyle korsan gibi tek gözle bakıyor bazen bana. :(
Öyle muhtaç ki sevgiye ve ilgiye anlatılamaz… Hasta olduğu için çok halsiz. Hala ateşi var, arada düşüyor ateşi ama ilaç da işe yarıyor mu pek anlamadım yani.
Umarım onu iyileştirmeyi başarabilirim.
Tabi bir de iyileştikten sonra klozet eğitimimiz olacak ki bu deveye hendek atlatmak gibi bir şey. Seti aldım, iyileşmesini ve evi iyice tanımasını bekliyorum. Ardından eğitime başlayacağız. Allah'tan ki kolayca öğreniyor neyi yapmaması neyi yapması gerektiğini. Ödüllerle ve bolca ilgiyle bunu da atlatabiliriz gibime geliyor, inşallah. :)
Şimdilik ona benden süt sağamayacağını ve benim onun annesi olmadığımı anlatmaya çalışıyorum. :D Kim(ler) bıraktıysa muhtemelen annesinden koparmış ve süte alıştırmış, o yüzden de susuzluk çekiyor ve suya alıştırmaya çalışıyorum. Arada beni sağmaya çalışınca çok az süt ılıtıp veriyorum. :D Düşünün yani baya uzun bir yolumuz var klozete gelinceye kadar. :)
Umarım kedişim de ben de sen de herkes de hep birlikte iyileşiriz. Öptüm. :*
 
Red Sonja'nız

6 Ağustos 2015 Perşembe

İtaat ve Mahkumiyet



Selam.
Umarım iyisinizdir. Ben nasıl olduğumu bilmiyorum. Sanırım üzgünüm. Belki de umutsuz. Zannediyorum ki umutsuzluğum beni üzgün kılıyor.
İki yıldır yaşadığım bir şey vardı, adını bilmiyorum, o şey ruhumu yok etmeye çalıştı. Bildiğim tek şey var, artık uğurlara ve böceklerine inanmıyorum.
Bayadır yazmıyordum. Eksik kalmış bir kaç hikayem var. Onların içinde hep bitirmem gerektiğine inandığım ve iki yıllık süre zarfında bir an bile aklımdan çıkmayan bir hikayem vardı. Hikayeyi yazarken kadına ve adama ad bulmak için haftalarca çalışmıştım.
O hikayeyi açtım, okudum, bir daha, bir kaç tekrar daha. Ağladım, yine okudum. Ağlama sebebimi ise hiç bilmiyorum, sıkıldım belki de. Devam ettirme girişimlerim tam birer fiyaskoydu çünkü şimdiye dek hiç başıma gelmeyen bir şeyle karşılaştım ve bu benim üzüntümü, umutsuzluğumu ve kızgınlığımı katlayarak büyüttü.
Bana sorun çıkaran şey ne cümlelerin uzunluğu olmuştur şimdiye dek, ne de sihirli sözcükler bulamamak. Çoğu yazar bunlardan yakınır. Oysa benim sahnemde bu tip sorunlar yoktu. O sahne, kendimi dünyanın hatta kainatın en güçlü ve özel varlığı olarak hissettiğim, kimsenin dokunmasına izin vermediğim, en yüksek duvarları onu koruyabilmek için ördüğüm ve onun için canımı verebileceğim, mürekkebin kalemi kullanarak kağıda kur yaptığı o muhteşem sanat sahnem, beni hep bulunduğum konumdan üste çıkarmış ve umutsuzluk diye bir şeyin olmadığı bana öğretmişti. Bu gün ise başka bir şeyi ya öğretmeye çalıştı ya da anlatmaya.
Hikayemin baş karakteri kadındı ve onu en son bıraktığım yer şu an benim bulunduğum yermiş! Ayrılık. Ben şu an o kadına çok kızgınım ve onu yok etmek istiyorum. Çünkü beni dinlemiyor. Ne saçıyla oynatıyor, ne tavrıyla, ne işiyle, ne de sözleriyle. Onu ben oluşturdum. Ona hayat veren bendim. Ben yazmasaydım o olmayacaktı. Onun adını bile ben koydum. Ben ona kendimi kattım, ona emek verdim, aylarca onu yazdım. Onu yazarken ağladım, yaşadıklarını anlatabilmek için önce onu en iyi benim anlamam gerekiyordu o yüzden bir sürü araştırma yaptım. Onu şimdi yazsaydım o kadar araştırma yapmama gerek olmayacakmış, ne yaşadıysa iki yılda yaşadım.
Hazmedemiyorum, kızgınım ona. Onu ben oluşturdum, şimdi ne münasabettir ki benim hikayeyi şekillendirmeme ve sonlandırmama izin vermiyor!? Kızgınlığımdan daha da çok kırgınım ona aslında. Ona en çok ihtiyacım olduğu şu zamanlarda benim yanımda değil, hem de beni en iyi o anlayabilecekken. Ona dokunduğum an beni itiyor, sanki kendi kanunları var ya da bir koşulu var ona dokunmadan önce bulmamı istediği.
Her zamanki gibi gücümün sınırsızlığını kendime gösterebilmek için ve sonunda bir kahve ile keyif yapmak için koşullanıp çıktığım sahnemden bu kez atıldım. İstenmedim. Oysa o hikaye sonlansın istemiştim, ikisi de ya ayrılsınlar ya da birleşsinler istemiştim, insan yarım yaşayamaz diye düşünmüştüm. O kadın şimdi ne ayrılıyor ne de birleşiyor o adamla. Adam ne kadının ne de benim umurumuzda değil, biz de adamın umurunda değiliz. Benim o kadına ihtiyacım var hikayeyi bitirmek için.
Sanırım bazı hikayeler yarım kalmaya mahkum. Sahnemin bana anlattığı şey belki de bu. Ama ben hiç yarım kalan bir hikaye görmedim. Bir hikayenin yarım kalabilmesi için karakterlerden birinin ölmesi gerekir, bunlarda ölen yok ama nefes almalarını sağlamama da izin vermiyorlar. Belki de sahnem bana şunu anlatmaya çalışıyor, "nefes almadan ne söze devam edilebilir ne de aşka."
Ne olursa olsun o kadına çok kızgınım, kırgınım. Sadakat ve dürüstlük benim için en önemli iki olgu diye bu özellikleri ona vermiştim. Şu an sadık da değil dürüst de. Tek yaptığı beni bile inkar etmek.
Ondan nasıl bir intikam alacağımın farkında bile değil. Onu yok etmek ona bir hediyedir, bunu yapmayacağım. Günün birinde onun haricindeki her şeyi, herkesi sileceğim ve ona hiç de alışkın olmadığı mutlu bir hikaye yazacağım. O hikaye yarım kalmayacak ama belirli bir sonu da olmayacak. Mahkumiyet ve itaat nasılmış görsün istiyorum.
Hoşçakalın.
Ya da gidin, ne fark eder ki? Kalınca ne elde ettik ki? Bir de gitmeyi deneyin. Şimdi gitmek üzerine roman yazabilirim size ama cidden öfkem ve halsizliğim buna izin vermeyecek. Belki görüşürüz yine.

Red Sonja

18 Mayıs 2015 Pazartesi

Erkekler, Adamlar ve Kadınlar



Ahmet Altan, Kristal Denizaltı kitabındaki Bir Hayatta Bir Hayata Geçmek başlıklı yazısında hayatı Babil'in Asma Bahçeleri'ne benzetir, erkekleri de cenneti ve cehennemi dolaşan Dante'ye. Erkekleri hayatın katları arasında yalnızca kadınların dolaştırabileceğinden bahseder.

Lakin bence eksik bir tanımlamadır bu. Denir ya, erkekle adam arasında fark var, gerçekten öyle.

Varlıklarını önce Allah'a sonra biz kadınlara borçlu olan ve bu borcu asla ödeyemeyecek erkekler...  Onların bazıları öyle sapkın ki zalim olma hali öyle kanlarına işlemiş ki kim olursa olsun, ne yaparsa yapsın birinin ölümü hak edebileceğini öyle bilinçaltlarına işlemişler ki artık durdurulamazlar.

Yarın 19 Mayıs Geçlik ve Spor Bayramı! Geçen gece 19 yaşında gencecik bir kadın Fatih'te sokağın orta yerinde başından kurşunlandı! Durumu ağır.

Nedir bu erkeklerin biz kadınlarla paylaşamadıkları bilmiyorum. Ne istiyorlar bizden? Para mı? Onlar da kazanabilir, hem de bizden daha fazlasını. Namus mu? Kendilerinde olmayan şeyi bizden neden beklerler ki? Aidiyet mi? Ait olmak zorunda mıyız ki? Sadakat yeterli değil mi? Çiçek mi? Tüm dallarımızı kopardıktan sonra geriye kalan çiçeğimiz solmaya mahkum değil mi? Nasıl böyle oldu bunlar? Nedir bu erkeklerin kadınları yok etme akımının kaynağı?

Bunca vahşetin sebebi görünsün, görünmesin,  para, vajina ve memeler! Muhteşem üçlü. Kadının tecavüze, tacize ve cinayete kurban edilmesi için yeterli!

Çantamızı çalarlar; İçinde az bir şey para, varsa kredi kartı falan ama bizim için en değerlileri evimizin anahtarı, bıcır bıcır konuşan dudaklarımızın ruju, sevdiğimizin fotoğrafı, allığımız, farımız, rimelimiz, aman çorabım kaçarsa diye eksik etmediğimiz parlatıcı ojemiz, kimliğimizle giden adımız, her şeye rağmen gururla taşıdığımız soyadımız, annemizin aman çıkarmayasın diye verdiği cevşenimiz, anne duamız da onlarla birlikte çalınır.

Taciz ederler; O bir-iki hafta boyunca her yalnız kaldığınızda, her erkek gördüğünüzde, her aynaya baktığınızda, her ruj sürüşünüzde, her duş alışınızda tiksinme duygusu yaşar ve ağlarsınız. Hele gece yatağa girince içinizi çeke çeke, içinize içinize ağlarsınız. Sinirden.

Tecavüz ederler; En diptesinizdir artık, hayatın ölüme gülümsediği, hiçbir erkeğin yaklaşmak bir yana dursun bakmaya bile cesaret edemeyeceği, yalnızca kadınların bildiği o en dibin gök yüzündeki dağın uçurumunun ucundasınızdır ve aşağıyı seyredersiniz. Bundan daha derini yoktur diye ya atlarsınız aşağı ya da tekrar tekrar atlamak için devam edersiniz yaşamaya. Her halükarda atlarsınız o uçurumdan. Başlarda her banyoda teninizi kazır gibi sürersiniz lifi vücudunuza ağlaya ağlaya, ne ruj, ne oje, ne parfüm, ne de bir toka göremezsiniz vücudunuzda. Ölüler süslenmez çünkü! Sonra, ama çok çok çok sonra, saçlarınızın soluk rengi dikkatinizi çekmeye başlar, mor göz altlarınız gizlenmek ister, vücudunuz renge ihtiyaç duyar, kış geçmiştir son baharla ilk baharın arasındasınızdır artık.

Bilirsiniz yaşamınızın kalanı o sınırda geçecektir. Saçınızı yeniden taramaya başlarsınız, o en pahalı ojeleri düşünmeden çöpe atmıştınız, tüm renklerinizle birlikte ama o en ucuz marketin en ucuz ojesi kırmızı kırmızı güler size, bu kez de onu almak için tereddüt etmezsiniz. Yanınızdan geçen başka kadının ardından sanki size can vermek için bıraktığı parfüm kokusuyla hatırlarsınız, sizin de bir kokunuz vardı, o günü ve tüm korkularınızı hatırlatan. Kısa süreli flash back yaşarsınız. Başka bir koku lazımdır artık size ve yaşamınıza. O günden uzak, güneşin ve çiçeklerin ve dahi şekerlerin kokusu kalmalıdır geçtiğiniz yerlerden. Onu da alırsınız, bir süre o koku her sürüldüğünde hem o gün hatırlanacak hem de yeniden gülümseyecektir yaşam size. Yeni maskeniz için gereken malzemeler zamanla yaşamınızı doldurmaya başlar ve tamamlanırlar. Artık eski yaşamınızdan boşanmışsınızdır ve hakkında konuşmak istemezsiniz. Bundan sonra yalnızca dışarı çıkarken değil artık evinizde de takmak üzere hazırlarsınız itinayla yeni maskenizi. Aklınızda ise iki kurt hırlaşır; anne olmak istemek ama ona da zarar gelir diye korkmak savaş açmıştır bir daha hiçbir erkeğe dokunmayı istememeğe.

Biri mutlaka kazanacaktır ve aslında galip bellidir. Siz bir kadınsınız, neleri atlattınız, bunu mu atlatamayacaksınız göz yaşlarınızla? Siz gerçek bir kadınsınız, gelinliğinize geçmişi iliştiremezsiniz. Ve o gelinliği giydiğinizde dünyanın en güzel gelini şüphesiz ki siz olacaksınız. ;)

Öldürürler; Her şeyiniz yarım kalır. Okulunuz, arkadaşlıklarınız,aşkınız, sevginiz, maskelerinizin malzemeleri, odanızın ve evinizin sesi, hayalleriniz, anneniz, babanız, kınanız, gelinliğiniz, müziğiniz, kardeşiniz, çocuklarınız, sevgiliniz, kocanız, mesleğiniz, hedefleriniz... Artık iki bahar arasında yaşayabilmeye bile gücü yeten o kadın yoktur. Allah'a ettiği dualar yoktur. Öfkesiyle cihanı yakabilecek o muhteşem varlık yoktur. Sevgisiyle milyonlarca dünya kurabilecek, kocasının ömrünün en güzel törpüsü, çocuğunun hayran olduğu, anne-babasının bir tanecik prensesi, kardeşinin canı, arkadaşlarının  "her şeye şahit"i o kadın bir namussuzun o iğrenç ve korkunç elindeki simsiyah silahtan çıkan lanetli kurşunla yok edilmeye çalışılmıştır. Ne büyük bir yazıktır bu ömre edilen. Unutur tüm katiller, öldürülenler şehittir ve cennetliktir, katillerse cehennemlik.

Bizi her türlü yolu deneyerek öldürmeye, yok etmeye, yakıp yıkmaya çalışan erkekler hiçbir seferinde muvaffak olamadıklarından daha da saldırganlaşır, yüzsüzleşir ve sonunda gerçek birer canavara dönüşürler. Bu aklı, kalbi ve elleri simsiyah kanlı erkekler kadınlardan ne ister?! Karmaşık olan kadınlar değil, erkekler.

Kadınlar yalnızca rahat bırakılmak istiyor. Kadınlık diğer tüm sıfatlardan ve kavramlardan uzak tutulması gereken dünyalık en yüce makamdır çünkü.

Ve biz kadınlar o lanetli erkekleri değil, adamları dolaştırırız yaşamın bahçelerinde.

Red Sonja



18 Nisan 2015 Cumartesi

Bir nevi taşınma

Yazılarıma artık linki aşağıda bulunan yeni blogumdan ulaşabilirsiniz;

http://gulcinacar.wix.com/gulcinacar

24 Ocak 2015 Cumartesi

Döngü



  Çok ilginç insanın yaşayacaklarını ve öyle ya da böyle tanıyacağı kişileri önceden kendi elleriyle yazması! Birer birer, detaylarıyla hem de. Ve biliyor musunuz bu gerçekten korkutucu!
  
  Hiçbir yerde paylaşmadığım yüzlerce yazım var, toplasam 3 kalın kitap edecek de elim değmiyor, hem yeniden yazımlar gerek, edit vs. Uzun iş yani. Biraz daha törpüleneyim de.

  Neyse işte, o yazılardan birini tesadüfen (aslında tevafuk) açıp okudum bugün. "Kalpteki siyah nokta"yı anlatmışım. Günah işlendiğinde kalpte beliren bu nokta, kalbin kara bağlaması diye de tabir edilir. Bu noktaya verilen ismi zamanında, ki sene 2011, üniversitede Fatih Hocam söylemişti ve bu bir kadın ismiydi. Yani yazdığım şeye bir ipucu daha gönderildi. Tuhaflığı ve döngüsü burada, bu günah noktasını ben 2014'te tanıdım. O beni tanımaz ama ben onu ciğerinden fikrine değin tanıdım ve bitirdim. Velhâsıl-ı kelâm yazdığım karşıma çıktı. Beni daha da şaşırtan şeyse bir böcek türüne aşkımın 2011 senesinde başlaması. O böcek çeşidinin tamamlayıcısı isimdir zaten benim bu günah noktasını tanıma sebebim. Yine ilginçtir ki bu böcekçik benim eskiiiiii sevgilimle tek sayı farkla aynı rumuzu kullanıyor nette. Böyle işte toplu görünümle bakınca "noluyo lan" diyor insan, teker teker bakınca  "amaaan olabilir" deyip geçtiklerine.

  Bunun öncesi de var, şimdi olanı da, ileride farkına varacaklarımda. Bir değil, iki değil, beş değil. Bunun adı nedir, bu "malum olma" durumu bana neden verildi, ben neden yazmak zorundayım bilmiyorum. Zamanında bir şiir yazmıştım. O şiirde anlattığım ölüm kısa süre sonra bire bir yaşandı ve ben 2 sene yazmadım. Bunun da öncesi vardı. Korktum. Hem de çok korktum. Araştırdım fakat çok açıklanabilen bir durum değil. Bunu benimki kadar ve biraz daha ağır yaşayan bir kaç yazar var. 

  Her biri bunun başka bir şey olduğunu düşünüyor, kimi malum olma, kimi enerji, kimi kaderini yazmak vs. Benim bu konuda düşünebildiğim tek şey bunun korkutucu oluşu.

  O kimseyle paylaşmadığım yazılar, hikayeler ve şiirler bu zaman ait değiller, kutsallıkları kendime ilham kaynağı alıp oluşturduğum o şeylerden yani kendi ellerimle ortaya çıkardıklarımdan yani kendimden, hayal dünyamdan, anlattıklarımdan ve anlatmak zorunda olduklarımdan korkuyorum. Bana bu şeyleri anlattıran güçten korktuğum kadar. İşte o yazılara pek elimi değirmeme sebebim biraz da bu korku. Öyle şeyleri kullandım ki göstergeler ve metaforlar olarak, insanlar bunları çok yanlış yorumlayabilir, kutsal kitabı değiştirmeye çalıştığımı falan zannedebilirler. Oysa öyle değil, ben yalnızca kitapta anlatılmayanları anlatmaya çalışıyorum. İnsanların zanları değil orada öneli olan, yanlış anlaşılmak istemeyişim ve Yılmaz Erdoğan'ın dediğini hatırlıyorum o an: "Mükafattır bir anlatıcıya doğru düzgün anlaşılmak!"

  Sanki o metinleri asırlar sonra birileri okusun ve sırrı çözsünler diye yazmışım. Çünkü sır bu zamanda değil yani ben de onun ne olduğunu bilmiyorum.

  Yazmazsam olmuyor, yazarsam da olmuyor. Hepsi öyle bugünki tevafuk gibi basit şeyler değil. Bir çoğu ağır. Hepsini silsem geçer mi bilmiyorum. Sildiklerimde de var mıydı böyle şeyler hatırlayamıyorum. Aranızda bunu yaşayan varsa (bildiklerim haricinizde), bana yazın lütfen.

Yazan: Red Sonja