16 Ekim 2015 Cuma

Sırları Görebilenler İçindir Hayat



Yok bu yazının girişi.
Kedi almıştım. Fatih Cami'dekilerden birini. Beyaz, karnının iki yanında siyah benekleri vardı, kafası ve kulakları melek kanadı şeklinde siyahtı, kuyruğu da siyahtı. Camide diğer kedilere bakarken arkamı bir döndüm bana doğru yürüyordu ve gözlerimin içine bakıyordu. Aşık olmuştum. Çok ateşi vardı, hiç ses çıkarmıyordu, gözleri hastaydı. Ev kedisi olduğu her halinden belliydi, "haza beyefendi" denen türdendi. Ne kuma alışmakta sorun çıkardı ne de eve. Kucak delisiydi. Sütü yere koyunca içmezdi illa elimde tutmalıydım ancak öyle içiyordu. Su içip mama yerken de yanında oturmazsam yiyip içmiyordu. Karnı şiş olduğu için çok yürüyemiyordu her yere kucağımda taşıyordum.
Ponçik diyordum ona ben, kuzucuğum diyordum. Yaklaşık 4 aylıktı ama 2 aylık kedi kadardı. Susuz kalmıştı, veteriner bol bol su içir dedi ama sütten kesip suya alıştırmam bir haftamı aldı. Sürekli antibiyotik, iğne, bir karma aşı ve son olarak da serum veren, karnının şişliğine parazit diyen, veterinerim diye gezinen o herif "bu iğne ona çok iyi gelecek doping gibi ama doping değil" deyip o iğneyi benim kuzuma vurduğu gece sabaha kadar uyumadım. Çünkü benim yavrum zar zor yedirdiğim iki lokma ciğeri (başka hiçbir şey yemiyordu) de saat sabah 4 gibi kustu ve öylece yere yığıldı. Yüreğim öyle acıdı ki bunun bir tarifi yok, bir yakınımın vefatinde böyle içim yana yana ağlamıştım bir de bunda. Ölüyor sandım çünkü hiç hareket etmiyordu, yalnızca gözlerini kırpıyordu yavaş yavaş. Ben 7 yaşımdan beri hiç bu kadar çaresiz kalmamıştım. Kucağıma aldım kuzumu, ağzını ve patilerini sildim hafif hafif. Bana baktı... Bu bakışın kelimelerle bir tarifi yok. Ona yatağımın karşısındaki koltuğa koydum, kıvrılıp yattı. Yatağıma yattım ben de, ama hiç uyumadım, sık sık kalkıp vücut ısısını ve nefes alışını kontrol ettim. Sessiz sessiz ağlıyordum ki uyanmasın. Ses olmasın diye sigara bile içmedim.
Sabah oldu, arkadaşımı çağırdım, abisi akşam bizi alıp kendi veterinerlerine götürdü ve söylediği tek şey "hasta bir hayvana hele de kediye asla iğne yapılmaz ve antibiyotik verilmez" oldu. Muayene etti, karnını ağzını falan, karnındaki şişlik suymuş yani sirozmuş. Barsakları kötü durumdaymış. Kontrol altında kalması için ve test için orada kalması gerekiyordu ve onu orada bıraktım, 9 ekimdi. Çok dua ettim yavrum kurtulsun ve iyileşsin diye. Ertesi gün öğlen ve akşam ziyarete gittik. Doktor idrarını görünce sarılık olduğunu anlamış. (Tabi bilseydim çok daha önceden müdahale edebilirdim dedim kendime.) Sonra doktor devam etti anlatmaya, susuz kalması böbreklerini iflas ettirmiş, sarılık olmuş, iç organları iflas etmiş, karaciğeri yağlanmış, fipmiş. Yani ben onu almadan önce hasta olmuş zaten, özellikle susuzluktan. Ki caminin orda her yer su ve mama dolu. Susuz kalma sebebi, sütten ayrılmış bir yavru olmasından ve suya alışmamış olmasından kaynaklanıyor. Ciğerlerindeki yağlanmanın asıl sebebi ise stres. Yani evden atılmasının stresi. Onu oraya terk edenleri Allah'a havale ediyorum. Neyse, doktor yavaş yavaş önce hafif serumlarla kendisini toparlamasını sağlayacağız, ardından hafif antibiyotikle ve özel bir ilaçla karnındaki suyu doğal yoldan kendisinin atmasını sağlayacağız dedi. Neden karnındaki suyu doğrudan almadıklarını sordum ve doktor eğer bunu yaparlarsa kuzumun şoka girebileceğini bunun da ölüm demek olduğunu söyledi. Serumu ertesi gün sabah takacaklarını söyledi çünkü ancak bulabilmişler, çok özel bir serummuş. Kuzumu kucağıma aldım, yatırdım sırt üstü, karnını sevdim uyuttum biraz, çok seviyordu karnını sevmemi, sonra kafasını omzuma koyup öyle biraz etrafı seyretti, ardından da kutusuna koydum ve ertesi günü beklemek için eve döndüm.
Ertesi sabah 11 Ekim Pazar günü öğlen gittiğimizde aşkıma serumunu takmışlardı ve olabildiğince yavaş veriyorlardı ki bir terslik çıkmasın, akşama dek serum bitsin, vücut şoka girmeden ilk serum desteğini alıp vücudu az da olsa direnç kazanmaya başlasın diye. Hali yoktu, zaten bembeyazdı kulakları, patileri, diş etleri. Kucağıma gelmek istedi benim bebeğim serum bağlı diye alamadım canını yakarım korkusundan. Kulaklarından öpmek için eğildim ve kafasını kaldırıp o da beni öpmek istediğini belirtti. Öpüştük, koklaştık. Bana bıyıklarını sevdirdi. Kafasını elime koyup uyudu, kafası avucumda uyumayı çok seviyordu benim kuzucuğum. Sonra biraz daha sevdim ve eve geldim annemle. Annem benim kuzucuğumun iyileşeceğine çok inanıyordu, içim kuzucuğumun gözlerine inansa da hep "hayır" diyordum "yaşayacaksın aşkım".
Eve girdikten bir  buçuk iki saat kadar sonra telefon çaldı ve numaradan doktor dolduğunu anlayıp telefonu elime alırken zaten "hayır" demeye başladım. Doktor "gelir misiniz biraz ağırlaştı durum" dedi ve anladım zaten kuzucuğumun melek olduğunu, evden nasıl çıktığımı hatırlamıyorum. Ağlaya ağlaya gittim, annem ve anneannem yoktur kızım bir şey deyip dursa da onlar da biliyordu ki hiçbir doktor (ister hayvan ister insan doktoru olsun) yapacak bir şeyi kalmadan aramazdı aileyi. İçeri girdim ve benim kuzucuğum öylece yatıyordu o soğuk masada. Bir saate yakın başında ağlaya ağlaya öptüm, kokladım aşkımı. Orda kalmak istedim ama arkadaşımın abisi biraz teskin etti beni eve dönmem için çünkü benim aşkımı gömmeleri gerekliymiş. Benim bir tanemi, kucağımdan indirmediğim aşkımı, ben kabı tutmazsam süt bile içmeyen kuzucuğumu, yaşaması için elimden gelen her şeyi yaptığım, annenin bebeğine baktığı gibi baktığım ve tüm sevgimi verdiğim aşkımı gömdüler.
Eve gelince annem ve anneannem mama kabını görünce ağlamamın artması yüzünden her şeyini toparlamışlar bir kaç dakika içinde.başka bir kedi alırsak diye kaldırmışlar ama hiç yatmadığı yuvası ve havlusu odamda duruyordu. Annemlerin içerde ne yaptığını anladım ve havlu ile yuvayı aldım, kum torbalarını banyoda kendi çekmeceme koymuştum onları çıkarıp annemlere verdim, verdiklerimi de torbanın içine koydular, kaldırdılar görmeyeceğim bir yere. Sonra dedim madem benim yavruma nasip olmadı bir daha görmek istemiyorum onları atın. Hepsini attılar o gün. İlaçları, yuvası, maması, yaş mamaları, pişirip buzluğa kaldırdığımız minik minik ciğerler (Ciğerleri çözüp başka kedilere verdiler.) koltuğundaki bebeği her şeyini attılar.
Yazarken bile ağlıyorum. Altı üstü yalnızca 20 gün benimle kaldı, 21 Eylül'de aldım ve 11 Ekim'de kaybettim kuzucuğumu. Bu 20 günlük süreç bana hayatımın dersini verdi. Kıymet bildiğimi zannederdim. Artık annemle ve anneannemle daha çok konuşuyorum, onlara daha fazla sabır gösteriyorum. Annemin yüzüne daha çok bakıyorum. Annemin dizine yatıyorum, annemi artık suçlamıyorum bazı şeyler için. Çünkü Allah'ın karşıma kuzucuğumu çıkarıp sonra onu benden alarak bana bir mesaj verdiğine inanıyorum: "Elinden gelenin en iyisini de yapsan yaşaman gerekeni yaşayacaksın. Vazgeçmemeyi öğrendiğin gibi kabullenmeyi de öğren. Her şeyin bir sebebi vardır, sen bilmeyebilirsin bu sebepleri ama vardırlar. O kedi senin için neyse sen annen için onun binlerce katısın. Annenin kıymetini bil. O çok istediğin ama babası olması için kimseye güvenemediğin bebek var ya, işte o bebeğin sorumluluğu bu minicik kedinin sorumluluğundan binlerce kat daha fazla ve acısı da öyle. Hiçbir şey için acele etme. Hiçbir şey için geç kalma. Hayatın yalnızca iki ucu yok, ortası da var. Hayatın o orta kısmında yaşamayı da öğren."
Ve son bir kaç şey söylemek istiyorum: beyaz kedilerin dışarıda yaşama ihtimalleri çok düşük oluyor. Aşırı hassas oluyor bünyeleri. Onları sakın dışarı bırakmayın ama ne olursa olsun, hangi kedi ya da köpek olursa olsun, annesinden koparmayın, anne sütünden mahrum kaldıklarında vücut dirençlerini arttıracak tüm maddelerden de mahrum kalıyorlar. Yavruyken bakımlarını iyice yapın, büyütün ve illa da bırakacaksanız bu şekilde bırakın. Yavru ve terk edilmiş bir kedi gördüğünüzde alın büyütün ve bırakın. Asla ve asla kışın bırakmayın, yazın bırakın, yaşama alışsınlar ki kışın hayatta kalabilme oranları artsın. Hepsinden önemlisi de biraz insan olun ve bakmayacağınız hiçbir hayvanı almayın. Benim kuzum anne sütünden koparıldığı için, evden atılmanın stresi ile gelişen hastalıklar ve diğer sokak kedilerinden bulaşan hastalıklar yüzünden melek oldu. Dünyadaki hiçbir küfür veya hakaret onu oraya atanları tanımlayacak kadar aşağılık değil. "Allahlarından bulsunlar"dan başka hiçbir şey diyemiyorum.
Onu çok özlüyorum ve hep özleyeceğim...
G.A.